|
|---|
| Arkadaşının ağzından Güney |
|
|
|
|
1972. Bolu?da 17 yaşında bir lise öğrencisiyim. Ortaokuldan itibaren okulda öğretilenlerle yetinmiyor, çeşitli konularda okuyup araştırıyorum.O zamanlar Türkiye?de önemli olaylar oluyor, bunların ne olduğunu anlamayaçalışıyorum. Aynı zamanda tam bir sinema tutkunuyum. Sinemanın dışında zaten tiyatro vb.. yerler yok. O yıllar sinemanın çirkin kralı Yılmaz Güney?de kendimizden bir şeyler buluyoruz. Onun filmlerini görebilmek içinbütün imkanlarımı zorlayarak çevre il ve ilçelere gidiyorum. 30 Mayıs 1972 ders yılının son günü, evimdeki bazı kitaplardan sol düşünceye sahip olabileceğim korkusuna kapılan bir yakınımın ihbarı üzerine beraber kaldığım bir kaç arkadaşla birlikte ‘yakalandık’ Suçumuz büyüktü: Bolu’da Dev-Lis kurmak. El konan suç delillerimiz ise hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak nitelikteydi. Fakir Baykurt’un Amerikan Sargısı, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sı, Kemal Bilbaşar’ın Memo’su, Behice Boran’ın Türkiye’de Sosyalizmin Sorunları vb. Emniyetteki ayrıntıları geçiyorum.
Gözaltında yaşadığım ve bana ilginç gelen bir başka olay da, görevliler tarafından çekilen resimlerimizin sadece Tercüman gazetesinde çıkmasıydı. Yani Tercüman gazetesiyle sıkıyönetim arasında diğer haber ajanslarından ayrı direkt ilişki vardı. Nitekim daha sonraları sayın İlhan Selçuk?un ifadelerinin yayımlanmasıyla hem o dönemdeki işkenceler bir kez daha belgelendi, hem de Tercüman kendini ele verdi. 30 günlük gözetim süresinin sonunda mahkemeye çıktık ve tutuklandık. Buna çok üzülmedik. Türkiye?de bir büyük mücadele oluyordu ve biz de hiçbir katkımız olmamasına rağmen mücadelenin haklı tarafında yer alıyorduk. Tutuklanmadan sonraki tek düşüncem bir başka cezaevine mi gideceğim yoksa Selimiye’nin tutukevi kısmında mı kalacağım endişesi idi. Bunun nedeni bir gazetede okuduğum Yılmaz Güney’in Sağmalcılar’dan Selimiye’ye nakliyle ilgili bir haberdi. Sonunda istediğim oldu, Selimiye?nin diğer kısmına götürüldük. Yani Selimiye?de kaldık. Aşağından bir yatak ve bir battaniye aldıktan ve birkaç kat çıktıktan sonra demir kapı açıldı ve ben 17 yaşımda tam 16 ay beraber yaşayacağım arkadaşlarımın arasına katılmış oldum. Bu arkadaşların en değerlilerinden biri de şüphesiz Yılmaz Güneydi. Onu daha dış kapıdan girdiğimde koridorda elleri arkasında volta atarken tıpkı filmlerindeki gibi, omuzlarını aşağı yukarı sallayarak yürümesinden tanıdım. Daha o anda içimi bir sevinç kapladı, Sanki cezaevine girmemiştim de, Bolu’dan İstanbul’a Yılmaz Güney’i görmeye gelmiştim. Yatağımı acele hazırladıktan sonra koridorda volta atanların arasına karıştım. Birkaç kez gidip gelmiştim ki ‘Delikanlı gel bakalım’ diyen bir ses duydum. Bu sesin sahibi Yılmaz Güney’di. Selimiye’nin duvarları oldukça kalındır ve pencereleri dış tarafından takılı olduğu için pencere önünde oturulabilir. İşte Yılmaz orada oturmuş beni çağırıyordu. Yanına gittim, nereden geldiğimizi ve suçumuzun ne olduğunu sordu. Ben de durumu anlattım. Bana üzülmeye gerek olmadığını, Türkiye?de sınıf mücadelesinin şiddetlendiğini, bunun sonucu olarak egemenlerin en ufak bir uyanışa bile tahammül edemediği için bizim gibi daha birçoklarını hiçbir suçları olmadığı halde cezaevlerine doldurduğunu anlattı.
Ancak bunların hepsini anlatmaya gerek yok. Ben 1973?ün sonbaharında, arkadaşlardan ayrılmanın hüznü ve dışarı çıkmanın sevincinin birbirine karıştığı duygularla tahliye oldum. Yılmaz Güney de 1974 baharında dışarıya çıktı.
Bütün emekten yana olanların yapması gereken ise Yılmaz Güney’in eserini gerektiği gibi değerlendirerek, emekçi sınıfların ve Türkiye devrimci hareketinin hizmetine koymaktır. Bugün Yılmaz unutturulmaya çalışılmaktadır; ama bu hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Türkiye var oldukça, emekçi sınıflar var oldukça ve Türkiye sineması var oldukça, Yılmaz Güney?in yok olması mümkün değildir. Yılmaz’ı kitlelere en iyi tanıtacak şüphesiz onun kendi eseridir. Yılmaz kadar olmasa bile halkına karşı en ufak sorumluluk taşıyanların bu eserlerin yok edilmesine göz yummamaları gerekir. Onu tanıyan bütün emekçilerin olduğu gibi, benim de başucumdan resmi ve yüreğimden sevgisi hiç eksik olmadı. Ben yok oluncaya kadar da olmayacak. Ahmet Cantürk Cezaevi Arkadaşı, |



